kahve ve sigara

ama müzik güzel

“aaaaaaaa da da da weyt”, iletişimde sınır tanımayan nadejda

arabesklendirilmiş gecelerimizde gencebay’ın yeri kalmamış artık, rakı bile sevmez, sevdiremez olmuş kendisini.

devam etmeden bir not düşmeli diye düşündüm, internet üzerinde kaptığım bu kişisel blog köşesi sözlerin henüz toparlanmamış, süzgeçlenmemiş, makyajlanmamış “çıplak halleri”ni içermektedir; sığlık, derinlik ayarları yapılmamıştır.

altta yatan bilincin yavaş (ve keyifli) intihar girişimi mi acaba gün içine sığdırılan on bardak kahve ve gece eşlikçisi rakı ve biralar? düzensizleşmiş uykunun sebeplerini arayan sorulardan birisiydi bu da zaten.

ofis001

sanırım, bunlar yan etkileri, şöyle bir ofise kendini hapsetmiş olmanın,

ofis002

yoksa bu kadar mı hevesli olunur, her bir gün, bir an önce, saatleri atlaya atlaya bitsin diye.

saçmalama alanı buraları

“dude”, big lebowski (1998)

sakallarım isyanda, “koyverdun gittun beni…”, maziye karışır sevda yemini, aklıma takıldı, anlık bir düşünce işte, “faşizmin sınırı var mı lan?”, “varto’da çıplak öldürülmek” mesela, neresinde o sınırın, en ağır sözleri dünyanın, en güzel sözlerini yazandan gelmedi mi, “bence artık sen de herkes gibisin”, değil misin?, “tanrılar” diyor ingvar abi, “bir yerlerde oturmuş ipleri oynatıyorlar, bizlerse tüm karşı koymamıza rağmen uysal uysal sallanıyoruz”, mesele bundan ibaret, yine de dağılmayalım, henüz azınlığız, azız, romantizmin de sırası değil ama, tutuşmak mı lazım el ele, ortamızda miriam, “khawuleza” eşliğinde, güzel arkadaşım yönetmeli orkestrayı, ariana, ve yerden yükselmeli salonun ışıkları, ve bir çingene gibi yaşamalı hayatı, umarsızca, cevapsız kalınmalı, ya da cevap aranmalı, o değilse, bu da değilse, ne kaldı geriye sorularına, bir yandan da, düşünmeli üzerinde, niye her şey bu kadar çok saklanıyor sözcüklerin ardına ve bekleyip durduğumuz şu isyan nerede?

yakışmaz mıydı bukowski’ye rakı kadehi

paris013

notlar tutmuş pis moruk, ipe sermiş hepimizi.

alınma üstüne, sen yoksun anılarında, ya da çoksun, kim bilir, kime ne, o bizi hiç sevmedi ki, kaçtı hep, gördüğü sahteliğimizden, sahi, biz niye sevdik o zaman? niye hiç alınmadık üstümüze küfürlerini? başkalarına mı savurduğunu düşündük hepsini? kim o başkaları? bizden başka?

“bu insanların yüzlerinin ne kadar çirkin, kasvet verici, etli ve iğrenç göründüklerinin farkında olmadıklarına inanamıyordum, tüm güzelliklerin kirletilmesi gibiydiler. ama gene de gayet sakin yürüyor, yüzlerini ekrana getiriyor, birbirleri ile şakalaşıp gülüyorlardı. yaptıkları esprilere gülmek gayret gerektiriyordu, ama onlar o kadar kolay gülüyorlardı ki. o yüzler! ah o yüzler!”
(“ölüler böyle sever”)

alın artık üstüne, gömmüş işte her birimizi, ayyaşlığına mı verelim anlamazdan gelmek için?

“bu anlamda iyi geliyor bana jack. çok fazla entelektüel gördüm son zamanlarda. her ağızlarını açtıklarında mutlaka elmaslar saçan değerli entelektüellerden çok sıkıldım. beynime bir soluk hava çekebilmek için savaşmaktan bıktım. yıllarca insanlardan kaçmamın nedeni bu, ve onlarla görüşmeye başladığımdan beri inime dönme zamanının geldiğini hissediyorum. zihinden başka şeyler de var hayatta: böcekler ve palmiye ağaçları ve biberlikler, ve bir biberliğim olacak inimde, gülün siz.”
(“pis moruğun notları”)

hadi o zaman, bir kez daha, her zamanki gibi, “şerefe”nin ardına saklanalım!

gönlümüz bir buluttur duygular yosun tutmuş

“hee mecnun, sen kimsin ulan?”, leyla ile mecnun, bölüm 6

konur sokak’taki imge kitabevi’ne her gittiğimde aklıma düşer, sanırım bizim kuşaktan olup da öğrenciliği ankara’da geçmiş olan kimse yoktur ki oraya hala borcu olmasın.

öğrenciyiz işte, parasız pulsuz zamanlar yani, ne yapalım, mahalle bakkalından alışveriş yapar gibi, yazdırıyoruz aldığımız kitapları, taksit taksit de ödemeye çalışıyoruz. böyle bir güzelliği vardı imge’nin, tekrar teşekkürlerimizi iletelim.

sonrası bizim ayıbımız, oraları terk ederken kalan borcu da ödemeden gitmişiz işte, neyse ki kendi adıma fazla değildi benimki.

beytepe yurtlarında kaldığım dönem, odadayım bir gün, e. sırıtarak girdi içeri, elinde bir kitap, kazancakis’ten zorba, “sana aldım” dedi, benim suratıma yerleşen sırıtış daha fazla. “bu arada” dedi, “dost kitabevi’nin alarm sistemi çalışmıyormuş.”

boris vian’ın müritleri olmuşuz bir dönem, gel gör ki fazla çevrilmiş kitabı yok henüz, hacettepe’nin kütüphanesindeyse orijinalleri bolca var. h. fransa’dan gelmiş, mütercim tercümanlık okuyor, hem ona da pratik yapma şansı olur, “hadi çeviriver şu kitapları”, ama kitapları dışarıya verdikleri süre yetersiz, ne yapsak acaba, alıp gidelim bari çaktırmadan, vian’sız kalınır mı hiç.

sabahları uyandığımda yatağımın başucunda çevrilmiş sayfaları bulmanın mutluluğunu ifade edebileceğim bir sözcük henüz yok.

biraz eskiye döneyim, ortaokul günlerime, hangi gazete hatırlamıyorum, kitap ekinde macbeth’e övgüler düzülmüş, koşarak gittim kemeraltı’na, o zamanlar sokaklara seyyar tezgahlar kurardı kitapçılar, heyecanım bir anda söndü, pazar günü hepsi kapatıp gitmiş, keyifsizce dolanıyorum, derken uzaktaki boş bir tezgahın altında bir şey gözüme çarptı, gittim, eğilip baktım, bir kitap, muhtemelen tezgah boşaltılırken düşmüş ve fark edilmemiş, aldım elime, “macbeth.”

o tezgah sahibine ve dikkatsizliğine borcumu ödeyebileceğim parasal bir miktar yok.

yani demem o ki, “lan çok ayıp, ya o çocuk gerçekten almış olsaydı bir kitap?”

allah kimin belasını verse

viyana’dayız, tramvayda, konuşuyoruz bir yandan, hemen arkamızda oturan yaşlıca bir adam kafasını uzatıp “gezmeye mi geldiniz?” diye sordu, az buçuk bir tanışma faslından sonra da sanki pimini çektiğimiz bomba gibi patladı bir anda, başladı saydırmaya, avusturyalılar hakkında, “insan değil bunlar insan, hayvandan beterler, allah hepsinin belasını versin bunların…”, durmak bilmiyor.

istanbul’dayım, takside, çekilmez muhabbetlerin ortasında, gideceğim yeri söylemek dışında tek söz çıkmamış ağzımdan ama şoför hiç oralı değil, anlattıkça anlatıyor, konudan konuya zıplıyor, kesinlikle emin, “iranlı kadınların hepsi orospuymuş, memleketlerinin sınırlarını aştıklarında gösteriyorlarmış kendilerini”, ordan suriyelilere geçiyor, çözmüş olayı, “bakma sen”, diyor, “geçim derdi falan yok bunların”, diye devam edip kendi yaptığı hesapları döküyor ortaya, “her bir ailenin en az beş çocuğu var, hepsi dileniyor sokaklarda, eve günlük 100 lira para götürseler 500 lira eder, senden benden zenginler işte.”

viyana’dayız, bir arkadaştan telefon geliyor, kendisi o sırada linz’de, “mülteciler için destek yürüyüşü yapılacak bütün avusturya’da, viyana’da da vardır,” diye haber veriyor. tam da yürüyüşün yapılacağı yere varmak üzereyiz. binlerce avusturyalı, beyaz kıyafetlerini giyip gelmişler ve yollarda mahsur kalan mültecilere destek vermek ve sınır kapılarının açılması için yürüyüş yapıyor. ertesi gün kapılar açılıp da mülteciler gelmeye başlayınca da hemen hepsi karşılamaya, yardım etmeye koşturuyor. toplanan bağışların haddi hesabı yok. belaları verilsin diye beddualar edilen insanlar tarafından yani.

bir kafede oturmuşum, memleketten haberler okuyorum, “mültecilere attığımız kazıklar”, “işe yaramayan can yelekleri, botlar”, …

yüzümü gizliyorum, utanç içinde, “umarım” diyorum, “etrafımdakilerden gören yoktur şu haberleri ve anlamazlar hangi memleketten olduğumu.”

az önce bir başka haber okuyunca aklıma geldi bunlar, memleketin bir yerlerinde kutlamalar yapılıyormuş paris’teki patlamalar ve ölen insanlar için…

(gaziantep’te siyah bayrakla kutlama, cumhuriyet)

paris gecesi

can sıkıcı ve saçma schengen kuralları yolumu viyana öncesi paris’e düşürdü, bol zamanım olsaydı şikayetim olmazdı ya, tek gece de fena değildi işte, elde bavul, sırtta fotoğraf makineli, dizüstülü çanta, ilk ve son durak gecenin bir vakti “latin quarter”, notre dame’nin az berisindeki birkaç cadde üstü bar ziyareti, susmak bilmeyen sarhoş ve de otçul abi, caz bar, seine kıyılarında gezinti, viyana uçağı saatine doğru, sabahın köründe yani, hava alanına dönüş… (bir ara bir yerlerde uyudum da sanırım, emin değilim)

(çantalarla gezerken fotoğraf makinesini çıkarmaya üşendim, caz bardakiler hariç diğerleri cep telefonuyla çekildiler ne yazık ki)

paris001

paris002

paris003

paris004

paris006

paris005

paris007

paris008

paris009

paris010

paris011

paris012

paris013

paris014

kiev günlükleri, 6

(yarım kaldı bu yazı, şehir ve iş değişikliği, taşınma, şu bu derken, bitemedi, yazdığım kadarıyla dursun bir kenarda…)

aynı şehre sevdalanmışız nazım’la, o hızlı davranmış, oysa ben yazacaktım bu sözleri 🙂

kapısından girer girmez
o dakka, o saniye
gözlerini görür görmez
birden sevdalandım kiyef şehrine
(nazım hikmet)

zagrep için yazmıştım “bir şehri sevmiş olmanın en belirgin ölçütü, en karlı ve soğuk halleriyle karşılamasına bile hiç aldırış etmemek belki de,” diye, aynısını kiev için tekrarlayabilirim, hem ne diyebilirim ki, yemyeşil, güzeller güzeli şehre bir kış ayında giden densiz ben iken…

kiev014

kiev013

çok gün geçti üzerinden, ayrılalı, ama almatı’da sıkıcı ofis ortamında otururken bir yandan kreşatik, taras shevchenko, ivana mazepi, moskovskaya caddelerinde, maidan‘da, lavra‘da turlamaya, tepeden dinyeper‘i ve şehri izlemeye, bochka’da yemek yeyip porter pub’da bira içmeye devam ediyorum. (türkçe’de kreşatik diye geçiyor ama hreşatik -хрещатик- diye yazılıyor ve hriyşığtik benzeri telaffuz ediyor ukraynalılar.)

kiev günlükleri, 3

sınır bölgelerinden üzücü haberler gelmeye devam ediyor, yaşamlarını ne kadar etkiliyor, emin olamıyorum. görünürde bir şey yokmuş gibi davranıyorlar, ya da davranmaya çalışıyorlar.
şehrin pek çok yerinde, geçtiğimiz sene çatışmalarda ölen kişiler için anma yerleri var, çiçekler eksik olmuyor, bazı kişiler önünden geçerken dua ediyor, bazı yerlerde de ölen her bir kişinin yerdeki pozisyonu boyanarak işaretlenmiş.

kiev010

kiev009

kiev008

kiev007

“maidan” sanki tamamen çatışmalarda ölenlere ayrılmış; fotoğraflar, çiçekler, yerlere ukrayna bayrağındaki sembolü oluşturacak şekilde dizilmiş değişik nesneler…

kiev006

kiev005

kiev004

kiev003